Yazar: İbrahim Topal
FUAR…
O gün yine yakalanmamıştım, beni yakalayıp yıkayamamışlardı. En nefret ettiğim şeydi. Annem de dâhil, kalabalık ailemin, kadınları tarafından yıkanmak… Yedi yaşındaydım. Okula gidiyordum, sevgilim vardı. Ve beni hala annem yıkıyordu. Yani banyo yaptırıyordu.
Banyoya benzemeyen yerde, avluda, hayvan damının yanında… İçine yakacak çalıların da konduğu, kapamada ince saç ekmeği, börek, güveçte kuru fasulye, etli pilav yapılan ocağın olduğu odanın, bir köşesi de yazlık banyomuz idi…
Çardağa, bağ evine taşındığımızda yıkandığımı hatırlamıyorum. Yıkamazlardı çocukları yaz aylarında… Ama bütün yaz günü her gün denizdeydim. Ya elimde, tütün kır mandalından aşırıp, balık avlama aracı yaptığım galvanizli telle, balık avlardım. Ya İlyas’ın dere, dediğimiz Yumru Deresinde, ya da Azmak Deresinde yüzerdik.
Azmak Deresinde yüzmek, daha ustalaşmış olmak demekti. Dere ile kıyıdaki tarlalar arasında uzunluğuna üç, dört metre, yüksekliğine de, bir buçuk metre kadar mesafe vardı. Bir de, o yüksekliğin üstüne bir yassı taş koyup, on-on beş metre gerilip, koşarak taşın üstüne basar, havaya zıplar, balıklama suya dalardık. Usta yüzücü idik yani... Karnımız, dere ile tarlalar arasında bulunan sazlara değiyordu, karadan dereye uçarken… Kıyıdan, çok az bir mesafe içinde, dereye ulaşıyorduk. Bir başka olumsuzluk da derenin tabanı otluk ve çamurdu. Büyüklerimiz, dikkatli olmamız için belki; bir çocuğun, ellerinin çamura saplanarak, boğulduğunu anlatırlardı.
Çardağa dönünce, kuyu başındaki kovadan, birkaç kova suyu, baştan aşağı döker, bazen saçlarımızı, zeytinyağlı, ev yapımı sabunla yıkardık. Yaz banyomuz bu idi… Tütün kırımı biter, ekin, saman eve taşınınca, kokarcık tarladan kaldırılınca, günler kısalır… Gece çiğ yağar, dolunaysız geceler daha karanlık olunca, sonbahar geldi, demektir. Sonbaharda, Eylül ayının ortalarında, İzmir’e Fuara gidilirdi. Fuara da temiz gitmek gerekirdi. Temizlik çocukları yıkamakla başlardı. O gün beni yakalayıp yıkamak istemelerinin sebebi de, Fuardı.
Fuar hazırlıklarında, elbiseler yıkanır, ütülenir, kadınlar saçlarını kille yıkarlar, kil saçları yumuşatır, parlak yapardı. Sonrasında, kalın dişli taraklarla, tararlardı. Saçlar bele kadar uzundu. Evli olanlar, şifon takarlar, bekârlar, saçlarını ya salarlar, ya topuz yaparlardı. Yani bekârlar, şifon takmazlardı. Şifon da, çene altında bağlanan, kadınların kâh küllerini açıkta bırakan, ipekten, ya da benzer kumaştan yapılma, bir başörtüsü idi. Giyilen elbisenin rengine uygun olmasına dikkat edilirdi.
Erkeklerin saç stilleri de, önde kıvırcık, dalgalı ve kâh küllü, ensede kısa modellerdi.
Dik yaka, yakaların ucu düğmeli, açık renk keten, yazlık gömlekler...
Pantolonlar, iş için olursa branda bezinden ‘çalı koparan’ dediklerimizdi. Gezmek için olursa, tre vira, ince, parlak, yanardöner kumaştan, önlerden pilili, dar paça, yandan cepli olurdu. Sonradan bir ara, paçanın en az, otuz beş santim geniş olduğu İspanyol paça pantolonlar moda olmuştu. Hele keten, beyaz şeker çuvallarından yapılan İspanyol paça pantolonlar herkesin üzerindeydi. Çuvallar yıkanıyor, terziye veriliyor. Ve Şeker çuvalından yapılan beyaz, üstten dikişli arka cepli, pantolona sahip olmak için gençler can atıyordu. Yazın Pazar günleri Ilıca’ya giderken, giymek için…
Tabii ki, her ne kadar kaçsam, su dolu bidona, girip birkaç defa, suya gömülsem de yıkanmış olarak kabul görmezdim. En sonunda, annem amcamların da yardımı ile yakalar ve söylene, söylene yıkardı. Ayaklarımı ve yaz boyu güneşten yanarak kapkara olan ensemi, boynumu yıkarken, daha çok söylenirdi…
İşlerin tam bitiminde, fuara gezmeye, eğlenmeye gitmek, o tatlı telaşı yaşamak bir ödül gibi gelirdi. Belki, kalkıp İzmir’e gitmek, alışmadığımız şehir ortamına karışmak, fuarı yeni elbiselerle gezmek, aynalarda kendimize bakıp utanarak kahkahalarla gülmek, lunaparkta salıncaklara binmek… Peremerya Ovasının, sakin dinginliğinden sonra, fuarın o gürültülü havasını yaşamak… Sonradan yorgunluk demekti. Ama fuar, damağımızda tat bırakan, çok güzel bir ödüldü…
İbrahim Topal
31.07.2008 |