KARA’YA VEDA…
—Labrador mu? Dedi, hastane bekleme salonundaki kadın.
–Değil, Sokak! Dedim. MR sonucu belli olmuş
doktorlar teşhisi koymuştu. Kara dönülmez yoldaydı. Beyninde habis
ur vardı. Doktor, durumu açıkladıktan sonra
–Uyutalım! Dedi isterseniz. Kabul etmedim, edemedim.
Vermediğim canı, -Alın!
Diyemezdim… Böyle bir inisiyatifi alamazdım.
Yapmadım, yapamadım zaten… Çok anı
paylaştığım dostumdu o benim…
Bir defasında, Sörf istasyonlarının karşı yakasında, birlikte
denize girmiştik. Nasıl da sudan korkup boynuma sarılmıştı…
Suyu hiç sevmezdi. Sıcak bir yaz günü
şampuanla yıkanmıştı, bir fırsatını bulup
üzerinde köpükle kaçmış, üç gün eve gelmemişti.
Daha o bebek iken, motorla
ona çarpmışlar, ayaklarından yaralı
durumda, üç gün dükkânımın karşısındaki bahçede yatmış,
sonradan haberim olmuştu. Eve götürmüştüm. Berduş
yaralarını yalayıp, yatağını
Kara’ya vermişti. Berduş’la arkadaşlığı
o vesile ile başlamış, çok iyi bir ikili olmuşlardı… Sonra Berduş
zehirlenince, evimin en asal dostu idi Kara, diğer sokak dostlarına
göre…
Arabam, sanki Kara’ya
tahsisli idi. Denize birlikte, alışverişe birlikte gidiyorduk. Ben
dışarıda alışverişteyken o arabanın içinde, arka koltukta kıvrılıp
uyuyordu. Sonra yürüyüşlerime eşlik etti uzun bir süre. Diğer
köpekler, ona saldırınca sessizce yanımda durdu, ağzını
açmadan… Yalnız bir gün, hem de bir Sibirya kurdu ile yaman bir
kavgaya tutuştu… Yenemedi ama yenilmedi de…
Gurur yapmıştı. Gerektiği yerde, nasıl davranacağımızı
biliriz havasına girdi sonradan…
Kavgaya tutuştukları yerden Sibirya kurdu kaçmış, Kara
da buranın efesi benim tavrında,
önce etrafı koklamış sonra arka bacağını
kaldırıp yakındaki duvara işemişti.
Kara sokak köpeğiydi.
Ama çok akıllı, asil, hisli bir dosttu. Hiç
arsız, yılışık değildi. Bir sözüme, hareketime alınır ya da
kırılırsa duvar dibine gider oturur, vücudunu duvara dayardı. Masum
bir ifadeyle gözlerime bakar, onu affettiğimi anlatan sözleri duymayı
beklerdi.
Ve Kara hastalığından
otuz üç gün sonra, sekiz kasım günü
eceliyle vefat etti… Hastalığından,
ölümüne kadar ne yapılması gerekirse yapıldı, Kara için… Son
üç gün bayağı umutlandırmıştı beni… Su içmeye, mama yemeye
bile başlamıştı… Olmadı, dönemedi… Kara’yı
evimin yakınında ulu bir zeytin ağacının altına defnettim. Hep
yanımda artık, benim sevgili dostum…
Kara’nın şimdi dört yavrusu var. Bana Kara’nın emanetleri onlar…
Kocakafa, Karabaş erkek… Zilli ile Yabani dişi…
Kocakafa, bebekliğinde kafası en büyük olandı.
İsmi de Kocakafa oldu… Karabaş
bildiğimiz siyah, beyaz kafalı… Zilli, erkeklere yılışan ve kırıtkan,
Yabani, derdini uluyarak anlattığı
için adlarını böyle aldılar…
Kara, Berduş, Karabaş,
Kocakafa, Zilli, Yabani ve diğer sokak dostları
hepsi o kadar Alaçatılı ki, aynı
bizler gibi… Hepsi bizim hemşerimiz… Ya bir ağacın ya da
herhangi bir merdiven altında, bir
çalının yanında dünyaya getiriyor onları
anneleri… Zor doğa koşulları ile mücadele ediyorlar, doğal bir
elemeden geçiyorlar ve hayatta kalabilenler kalıyor. Aramıza katılıyorlar.
Ne olur onları anlayalım! Onları
dost bilelim… Şu günlerde hatta her yılın bu mevsiminde, yaz aylarının
bittiği şu günlerde, sokak dostları
bir şok yaşıyor. Yazın bol yiyecekleri, yemek artıkları
aniden bitiyor. Restoranlar kapanıyor, yazlıkçılar
şehre dönmüş oluyor. Dolayısı
ile alıştıkları düzen, onlar farkında olmadan aniden değişiyor.
Anlayamadıkları bir yokluk ortamında buluyorlar kendilerini…
Lütfen duygudaşlık yapalım. Unutmayalım ki
“dünya yalnız bizim değil”…
12 Kasım 2009
İbrahim Topal/Alaçatı